Reggio Emilia Yaklaşımı ve Çocuğun 100 Dili

  1. Ana Sayfa
  2. Yazarlarımız
  3. Erdal Çakıcıoğlu

“29 Temmuz 1883'te, demirci bir babanın oğlu olarak Forli'de doğdu Mussolini. İlk ve ortaöğrenimi sırasında, disiplinsiz ve saldırgan davranışları nedeniyle iki kez okuldan uzaklaştırıldı. Gençliğinde sosyalist düşüncelere ilgi duydu. Lozan Üniversitesi'ndeki eğitiminin ardından, öğretmenlik yapmaya başladı. 1902'de zorunlu askerlik görevinden kaçmak için İsviçre'ye gitti. 1904'te İtalya'ya geri dönerek Avanti gazetesinde çalıştı. I. Dünya Savaşı başlayınca orduya yazıldı. İki yıl boyunca piyade olarak askerlik yaptı. Savaşta yaralanıp Milano'ya döndü. Burada, sağ görüşlü İl Popolo d'İtalia gazetesinin editörü oldu. Birkaç ay sonra da Sosyalist Parti'den atıldı. Siyasi görüşü tamamen değişti. "Faşizm" adını verdiği yeni ideolojinin temellerini atmak için harekete geçti. Bu, onun hayatında bir dönüm noktası oldu.

 

 

Çökmüş ekonomi ve siyasi kargaşa içindeki İtalya’da, 1919'da çeşitli sağcı, anti-komünist ve anti-kapitalist grupları, kurduğu Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı örgütünde bir araya getirdi. 1921'de, bu ittifakı lağvederek Ulusal Faşist Parti'yi kurdu. "İl Duce" unvanını kullanarak ülkenin sorunlarını çözeceği sözünü veriyor; eski Roma İmparatorluğu'nun görkemli günlerine geri dönüleceğini öne sürüyordu. Partinin yarı askeri milis gücü olarak kurulan Kara Gömlekliler örgütü de ekonomik durumun kargaşasından yararlanarak büyük bir sıçrama yapan komünist gruplarla, grevci işçilerle çatışıyordu.


1922'nin ekiminde, Mussolini'nin önderliğindeki faşistler, 26.000 kişiyle Napoli'den Roma'ya yürüdüler. Savaş sonunda istediğini elde edemediği için düş kırıklığına uğrayan İtalyan halkının durumunu onun düzeltebileceğine inanan Kral III. Vittorio Emaunele, toplumsal krizi şiddetsiz bir yolla çözmek için, 31 Ekim 1922'de Mussolini'yi başbakan olarak atadı. Faşist Parti, 1921'de çok düşük oy almıştı; ancak 1922'de, Mussolini'yi destekleyenlerin sayısı kat kat artmıştı. Kralın komünist hareketin önüne geçmek istemesi de bu durumu kolaylaştırmıştı. Ve bu yürüyüşün ardından yaşananlar, yıllar sonra III. Reich'ı ilan edecek olan Adolf Hitler'in de esin kaynağı oldu.


İktidar olduğunda önceleri liberallerin desteğini alan Mussolini, diktatörlüğün koyu ve keskin uygulamalarını birer birer hayata geçirmeye başlamıştı. İtalya, kısa zamanda bir polis devleti hâline getirildi. Kitap ve gazetelere getirilen sansür, seçim sisteminde yapılan düzenlemeler ve Faşist Parti dışındaki diğer partilerin kapanması gibi uygulamalar gerçekleştirildi. Mussolini, sendikaları da yasadışı ilan edip eğitimi denetim altına aldı. Ayrıca, ekonominin faşistleştirilmesi amacıyla da tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla kaplattı. Çiftçileri sürekli özendirerek tarım ve endüstrinin canlanmasını sağladı. Gerçekleştirdiği bu değişiklik ve uygulamalarla İtalya'da işsizlik azaldı. Bu da onun popülaritesinin artmasına neden oldu. 1922'nin bazı dönemlerinde, ülkenin iç ve dış işlerinden, sömürgelerden ve kamu çalışmalarından sorumlu olan Mussolini, aynı zamanda orduyu da yönetiyordu. Tüm bakanlıkların görevlerini kendisi üstlendi. Böylece, tüm gücü elinde tuttuğuna inanıyor, rekabet yaratacak herhangi bir durumun da önüne geçmiş oluyordu. Ancak bu durum, kurduğu rejimin daha verimli çalışmasını engelliyor, sıkıntı yaratıyordu.


Diktatörlük altındaki İtalya'da, yasalar yeniden yazıldı. Üniversitelerin öğretim görevlileri, faşist rejimi savunacaklarına dair yemin etmek zorunda bırakıldılar. Gazete editörleri, Mussolini tarafından özel olarak seçildi; Faşist Parti'den sertifikası olmayan hiç kimse gazeteci olamıyordu. Amaç, tüm İtalya halkını, şirketleri ve dernekleri denetim altında tutmaktı. Dış politikadaki amacıysa pasifist anti-emperyalizmin yerine saldırgan milliyetçiliği getirmekti. Bunun ilk örneği, 1923'te Corfu'nun bombalanması sırasında oldu. Ardından Arnavutluk'un kukla rejimine geçmesi ve Libya'nın yeniden fethi geldi.


Uluslararası alanda güçlendiğini kanıtlamak için, 1935'te Habeşistan'a asker çıkardı. Uzun ve nedensiz bir savaş sonunda Habeşistan'ı ele geçirip 1936'da, Almanya ile Berlin- Roma Mihveri'ni kurdu. Böylece Hitler'in İtalya üzerindeki etkisi arttı. Bu durum, kralla İtalya halkını endişelendirdi. İtalyan askerleri de Alman askerleri gibi yürümeye başlamışlardı. Faşizm, nazizme göre bir ölçü daha ılımlıydı. Sanayinin devletleştirilmesine, kapitalist sınıfın ortadan kaldırılmasına kesinlikle karşı bir rejimdi.

 

Hitler, önce Orta Avrupa, ardından da Doğu ve Batı Avrupa'yı Almanya'ya katmak amacındaydı. Bu amaçla da 1 Eylül 1939 sabahı Polonya sınırını geçti. Bu saldırıyla II. Dünya Savaşı başladı. Daha önce Malta, Korsika ve Tunus'u İtalya'ya katma ve Roma İmparatorluğu'nu canlandırma amacı taşıdığını söyleyen Mussolini de Almanya'yla birlikte Mihver Devletler bloğunda savaşa girdi. Birçok faşistin karşı çıkmasına karşın 10 Haziran 1940'ta savaşa girdiklerini resmen ilan eden Mussolini, Kuzey Afrika ve Balkanlar'da Müttefik güçlerine yenildi. Almanya'nın desteğiyle ele geçirdiği bölgelerde direndi ama İtalya'da gücünü yitirmeye başladı. Komünistlerin önderliğindeki direnişçilerin ülkede etkili olması ve müttefiklerin 1943'te Sicilya'ya çıkartma yapmasının ardından, kral Mussolini'yi görevden aldı. Almanya Kuzey İtalya'yı ele geçirdi ve Alman paraşütçüler, Mussolini'yi 12 Eylül 1943'te Gran Sasso'da tutuklu olduğu otelden kurtararak uçakla Viyana'ya kaçırdılar. Cumhuriyetçi Faşist Parti'yle birlikte İtalya Sosyal Cumhuriyeti'ni kurup kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdürdü.


Savaşın son günlerinde, 25 Nisan 1945'te bir Alman delegesini bekleyen Mussolini, kimsenin gelmemesiyle şaşkına dönüp, “Aldatıldık, yine Almanlarca aldatıldık.” dedi. 27 Nisan sabahı, zırhlı bir araba ve yirmi beş kamyonla yola koyuldu. Amacı, İspanya'ya kaçmak için bir uçağa binmek üzere İsviçre'ye gitmekti. Yolda partizanlarla Musso'da çatışmaya girdi. Faşistler hemen teslim oldular; o da zırhlı arabayla kaçmayı başardı. Mussolini ve yanındakiler, komünist partizanlarca Dongo köyü (Como Gölü) yakınlarında durduruldu. Partizanlar, arabayı ararken battaniyeye sarılmış bir erkek buldular. Arabanın içindekiler “zavallı bir sarhoş” diye geçiştirmeye çalışsalar da battaniyeyi kaldıran bir partizan Mussolini'yi tanıdı ve böylece yakalanmış oldu.


Partizanlarca Mezzegra'ya götürüldü. 28 Nisan'da Ulusal Kurtuluş Komitesi'nce öldürüldü. Maiyetindeki diğer üyeler (başta bakanlar ve İtalyan Sosyal Cumhuriyeti yetkilileri) de aynı günün akşamı idam edildiler. Ertesi gün Mussolini'nin, sevgilisinin ve birkaç yandaşının cesedi Milano'da Loreto Meydanı'ndaki benzin istasyonunun çatısından başaşağı sallandırıldı. Vücudu halk tarafından tekmelenip tükürüldü. Cesedinin halka gösterilmesinden sonra kentin kuzeyinde, Musocco mezarlığındaki bir mezara gömüldü.”


(Vikipedi)

 

Ve II. Dünya Savaşı'nın birkaç gün sonrasında, Reggio Emilia'daki küçücük bir kasabada, daha sonra bütün dünyanın örnek alacağı bir hareketlilik, hummalı bir çalışma başlar...


Reggio Emilia İtalya'nın kuzeyinde, Etrurya ve Galyalılardan etkilenmiş bir bölgenin merkezinde, MÖ II. yüzyılda Romalılarca kurulmuş bir kenttir. Kent, doğudan batıya doğru bütün Emilia Romogna bölgesini geçen tarihi “Roma Yolu” üzerindedir. Bu bölge, dört milyon nüfusuyla İtalya'nın en zengin ve en geniş bölgesidir. Aynı zamanda, İtalya'nın en gelişmiş ve sosyal yardımı en çok olan bölgedir.


II. Dünya Savaşı'nın bitiminden altı gün sonra, 1945’in baharında, Reggio Emilia'nın 50 kilometre kuzeybatısındaki “Villa Cella” adlı küçük bir kasabada, başta kadınlar olmak üzere insanların, küçük çocuklar için bir okul yapmaya başladığı haberleri yayılır. Amaç, Duçe'nin, Mussoli'nin yirmi yıllık faşist yönetiminin yarattığı tahribattan küçücük yavruları, gencecik beyinleri kurtarmaktır.


O sırada yirmi yaşında genç bir öğretmen olan Malaguzzi de bunu duyar duymaz hemen, olanlara kendi gözüyle tanık olmak için bisikletine atlayıp olay yerine gider. Kasabaya vardığında, savaşın yarattığı yıkıntılar arasından sağlam tuğla parçalarını seçip taşıyan kadınları görür ve onlara, ne yaptıklarını sordu.


“Biz, çocuklarımız için okul yapıyoruz.” yanıtını verdi kadınlar.


Kasabalılar, Almanların geri çekilirken bıraktıkları bir tankla birkaç kamyonu satıp geceleri ve pazar günleri de çalışarak okulu yapmayı planlamışlardır. Okul için gereken arazi de çiftçilerce bağışlanmıştır. Tuğlalarla kirişler bombalanmış evlerden çıkarılmakta; kum da nehirden getirilmektedir. Kadınlar:


“Bizim çocuklarımız da zengin insanların çocukları kadar zekidir.” demektedirler. “Onlar kadar zekidirler ve onlar kadar iyi bir eğitimi hak ediyorlar.”


Malaguzzi’nin öğretmen olduğunu öğrenince, onun da kendileriyle birlikte çalışmasını isterler. Malaguzzi de gülümseyerek:


“Benim pek fazla deneyimim yok ama elimden gelenin en iyisini yapmak için söz veriyorum. Birlikte ilerlerken ben de öğreneceğim ve çocuklarla birlikte çalışırken, öğrendiğim her şeyi onlara da öğreteceğim.” diye yanıtlar.


İlerleyen günler boyunca çocukların aileleri, özellikle de kadınlar canla başla çalışırlar. Ve sekiz ay içinde okul tamamlanır. Bu sırada Malaguzzi, faşist devletin çocukların farklılıklarını yok sayan, onlara hoşgörü göstermeyen katı yaklaşımına tepki olarak, yedi yıldır yürüttüğü öğretmenlik görevinden ayrılır ve Ulusal Araştırma Merkezi'nde (CNR) psikoloji eğitimi görmek için Roma’ya gider.


Reggio Emilia'ya geri döndüğünde, okulda sorun yaşayan çocuklar için kurulan, belediyeye ait psikolojik danışma merkezinde çalışmaya başlar. Bu dönemde, sabahları bu merkezde, öğleden sonra ve akşamları da ailelerin kurduğu küçük okullarda çalışır.

 

Bu okullarda, çeşitli eğitim kurumlarından yetişmiş, birbirlerinden çok farklı ama olağanüstü yüksek motivasyona sahip, düşünce ve enerjileri sınırsız öğretmenlerle çalışır. Bu dönemde, “çocuklara ilişkin şeylerin sadece çocuklardan öğrenilebileceği” düşüncesi Malaguzzi ve arkadaşlarının kafasında kök salmaya, Reggio Emilia yaklaşımının temelleri atılmaya başlanır.


Yoksul bölgelerde bulunan ve tamamı ana babalarca kurulup işletilen bu okulların bazılarının bir süre sonra kapanmasına karşın, birçoğu ayakta kalmayı başarır. Malaguzzi önderliğindeki bu hareket, bir süre sonra Reggio Emilia kentine dek ulaşır ve 1968'de İtalyan hükümeti, bu okul öncesi eğitimi destekleme kararı alır.


Bugün Reggio Emilia Belediyesi, 22 okul öncesi eğitim kurumunu ve 13 çocuk yuvasını desteklemektedir. 1991'de yayınlanan bir rapora göre, Reggio Emilia'da yaşayan 2.812 çocuğun 2.776'sı okul öncesi eğitimden yararlanmaktadır. Bu çocukların % 50'si belediyenin okullarına gitmektedir.


Bu yaklaşıma göre çocuklar, yaşamın anlamıyla ilgili yanıtlar aramaktadırlar. Onlara yanıtı vermek için acele etmemek, onun yerine yanıtı kendilerinin bulması için onları özendirmek gerekir. Erken çocukluk eğitiminde yapılması gereken, çocuklara gelişimlerini destekleyici ve ilerlemelerini özendirici bir ortam yaratabilmek, kendi fikirlerinin gelişmesine fırsat tanımaktır. Çocukların sayısız yaratıcı, entelektüel ve iletişimsel potansiyelleri vardır ve her birine saygı gösterilmelidir. Çocuklar; kuram geliştiren, bilgi üreten, gözlem yapan, etkin deneyimler edinen, sosyal, duygusal ve zihinsel yönden farklı kaynaklara sahip kişilerdir.


Bu yaklaşımda, çocuklara somut yaşantılar sunulur. Bu yolla, yeni deneyimler kazanmalarına yardımcı olunur. Çocuklar araştıran, üreten, savlarını test eden kişilerdir. Kendilerini ifade ederken, çok farklı simgesel araçlardan yararlanabilirler (resim, heykel, müzik, gölge oyunu, dramatik oyun gibi). Reggio yaklaşımında buna, “çocuğun yüz dili” denir. Çocuğun düşünce ve duygularını herkesçe görünür kılmak adına kullandıkları birçok dil olduğuna inanılır. Bu diller aracılığıyla çocuğun simgesel düşünmesi, yaratıcılığı ve iletişim becerileri gelişir.


İşte Reggio Emilia yaklaşımı ve doğuş öyküsü kısaca bu...


Ve 2000'li yılların başlarında, ülkemizde hamile bir kadın, doğacak çocuğunun geleceği için kaygı duymaya başlar. Bu kaygıyla da eğitim üzerine araştırmalara başlar. Bu anne adayı, Özlenen Kutlar'dır. Eğitimini aldığı endüstri mühendisliğini dokuz yıl yaptıktan sonra, iş olarak da çocukların bu güzel dünyasına girmeye karar verir. Meşe Palamudu Çocuk Evi'ni kurar. Ama hep çocuklarının ve diğer çocukların rahatlıkla gidebilecekleri kalitede (ortamı, eğitimi, çalışanları) bir yer olması düşüncesiyle hareket eder.


Kurduğu çocuk evini tasarlarken, anaokulunun, sadece çalışan annelerin çocuklarını bıraktıkları klasik anaokulu anlayışının ötesinde bir yer olmasını hedefler. Çocukların bakımına ve onların zaman geçirmelerine dayanan, çocuğa tekdüze gelişiminin dışında fazla bir şey katmayan, en çok ilköğretim öncesinde bazı kavramların öğretilmesiyle sınırlı klasik anaokulunun günümüzde yeterli olmadığını düşünür. Çünkü hedefi, çocukları bilgi ve becerilerinin, yeteneklerinin üzerinde zorlamadan; sahip oldukları yetenekleri geliştirecek, onları araştıran, sorgulayan, yaratıcı bireyler olmaları için gereken kişilik özelliklerini katan, böylece geleceğin başarılı bireylerini yetiştiren bir anaokuludur.


Uzun araştırmalar sonucunda, çocuk merkezli olması ve uzun yıllardan beridir başarıyla uygulanması nedeniyle Reggio Emilia yönteminde karar kılar. Ancak ilk yıllarda oldukça zorluk çekerler. Yerleri bu yöntem için çok uygundur; ortam da Reggio Emilia için düzenlenmiştir; yöntem de teorik olarak bilinmektedir ama ya öğretmen? Öğretmenin, öğretmek yerine çocuğun öğrenmesi için ortam hazırlaması gerekmektedir bu yönteme göre. Önceden hazırlanmış şablonlar yerine, yaratıcılığı destekleyen uygulamalar bulması gerekmektedir. Göstermek ve anlatmak yerine, çocukla birlikte keşfetmesi gerekmektedir. Önceden belirlenmiş bir programı uygulamak yerine, öğrenci merkezli hareket etmesi gerekmektedir. Oysa tüm bunlar, öğretmenlerimizin bitirdikleri okullarda ve daha önce çalıştıkları kurumlarda öğrendiklerinden oldukça farklı, hatta bazı durumlarda terstir.


Biraz zaman alsa da hem teorik hem de pratik olarak bu engel de aşılır. Yeni katılan öğretmenlerin bile kolaylıkla uyum sağlayacağı bir sistem oluşturulur. Ve bugün ülkemizde, İtalya'nın o güçlü ve özverili kadınlarının kurup geliştirdikleri bu yöntem, büyük bir başarıyla uygulanıyor. İyi ki uygulanıyor.