ÖZEL RÖPORTAJLAR

Köksal Engür: "Sanat Yaşamımda Önceliğim Hep Tiyatro Oldu"

Hepimiz Aileyiz Kurumsal Icon hepimizaileyiz.com.tr
Yayın : 06.07.2010

Köksal Engür

O, ülkemizin önde gelen tiyatro, sinema, dizi oyuncularından ve seslendirme sanatçılarından. Birçok sinema ve dizi filmlerinde oynasa da tiyatrodan asla vazgeçmeyen: “Tiyatro sanatçısıyım ama ben bir öğretmen değilim, tiyatro eğitmenliği yapamam” diyecek kadar gerçekçi, 1968 kuşağının idealist gençlerinden.

Kimimiz onu, dizi film Zerda’daki “Sıddık” karakteri olarak, kimiz “Dudaktan Kalbe”deki “Saib Paşa”, kimimiz ise çizgi film yalnız kovboy "Red Kit" karakterini seslendiren sanatçı olarak hafızamıza kazımışızsak da o kendini tiyatroya adayan sanatçılarımızdan. Henüz eğitimini tamamlamadan önce sanat yaşamına başlayan değerli tiyatro sanatçısı Köksal Engür ile hepimizaileyiz.com ziyaretçileri için keyifli bir söyleşi yaptık.

Son yıllarda bir hayli artan dizi furyasında, sizin gibi birçok değerli tiyatro sanatçısı yer alıyor. Tiyatro sanatçılarının, televizyon oyunculuğuyla ön plana çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda bazı arkadaşlarımın aksini düşünüyorum. Dizilerde veyahut da televizyona yapılan filmlerde oynayanların illâki oyuncu olması gerekmiyor. Herhangi bir yönetmen, istediği bir kişiyi, oyuncu olsun ya da olmasın filminde, dizisinde oynatabilir. Yeter ki o kareye uysun.

Türkiye’de özellikle de özel kanallar çıktıktan sonra gerek dizilere gerekse filmlere oyuncularla başlamak yerine daha çok gündemde olan bir manken veyahut da bir türkücüyle başlama furyası oldu. Ama baktılar ki iş sadece onlarla olmuyor, bu sefer tiyatro sanatçılarına da projelerinde yer vermeye başladılar.

Tiyatro sanatçısının olduğu program, bir şov programıysa daha renkli oluyor, diziyse karşısındaki oynamasa da olur durumuna kadar gelebiliyor. Özellikle vurgulamak istiyorum: Dizilerde veyahut da sinema filmlerinde mutlaka bir tiyatro sanatçısı oynayacak diye bir kural yoktur.

Usta bir tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme çalışmalarının temellerini atan bir sanatçı olarak, önceliğiniz hangisinden yanadır? Hayatınıza hangisi yön verir?

Elbette ki tiyatro. Zaten bütün hayatım boyunca yoğunluğum tiyatro üzerine oldu. Diğer bütün işlerimi tiyatronun dışında tutarak, eğer tiyatroyu engelliyorsa yapmamaya çalıştım. İşin içine özel sektör girdiğinde kalitenin daha da artacağını düşünürken tam tersi oldu. Ve dolayısıyla tiyatro için, seslendirme işini de bırakmıştım. Sadece reklam seslendirmesi yapıyordum, o da benim geçinmeme yetiyordu. Ağırlığımı tiyatroya verdim.

Her ne kadar Ankara Radyosu’nun TRT olduktan sonra yani 1964’ten beri televizyonun içinde yetişmiş biri olsam da ihtiyaç duymadığım zaman, ne dizi ne de başka bir projede yer almayı düşündüm.

Köksal Engür Cansu Buldu

Oynadığınız karakterleri günlük yaşantınıza da farkında olmadan yansıttığınız oldu mu hiç?

Oyunculuk işi, bir gözlem işidir. Bu demek değildir ki ben şimdi gözlem yapayım olsun, tabiî ki değildir. Yaşadığınız sürece, görmek istediğiniz şeyleri görür ve algılarsınız. Ve bir oyunda da farkında olarak veya olmayarak, bu gözlemden bizim aklımızda kalanları kullanmaya çalışırız. Dolayısıyla bir tiyatro çalışmasından sonra kendimde o karakterle ilgili herhangi bir iz görmedim.

Oyunculuk da, kendini yaptığın işe kaptırmak değildir. Ama oynadığım her karakterde benim günlük hayatımdan bir şeyler vardır. Yani ben başkası olmuyorum sahnede. Bir başkası ben nasıl olurum diye oynuyorum sahnede. Diyelim ki ben günlük yaşantımda nasıl aşık Köksal’sam rolümü de o şekilde oynuyorum. Bu bir sapık olsa bile. Sapık olsam nasıl davranırım diye düşünüyorum. Senaryo belli ama bunu ben olsam nasıl yapardım diye düşünüyorum. Ben de olmuyor ama dikkat etmek lazım. Seyirciler sizi o karakterin içine sokuyor. Çünkü seyirciler bizi değil izledikleri karakterleri tanıyorlar. Yolda gördükleri zaman “Sıddık” diyor “Paşa” diyor. Eğer kendinizi kaptırırsanız bir Sıddık gibi, bir Paşa gibi davranabilirsiniz...

Kendini rolüne kaptıranlarını da görmüyor değiliz…

Evet, olabiliyor. İsim vermeyeceğim ama mesela bir filmde Atatürk’ü canlandıran arkadaşımızı kalpakla gezerken görmüşlüğüm vardır…

Siz oyuncuların işi sabah saat 09:00 akşam 18:00 değildir. Uzun çekim süreleri, provalar, beklemeler, bizlere son derece renkli, zevkli görünen sanat hayatının diğer bir yüzü… Bu işe yıllarını, adeta ömrünü adamış bir sanatçı olarak bu durumdan hiç sıkıldığınız oldu mu?

Olmuştur tabii. Öncelikle tiyatrodan bahsediyorum. O da sıkılmak değil, ara verme ihtiyacı hissettiğim oldu. Ama o ara, hiçbir zaman bir seneyi geçmedi tiyatro olarak. Dizilerde tabii bu iş olmasaydı ne güzel olurdu dediğim çoktur. Tabii manevi olarak düşündüğümüzde; maddi olarak Allah’tan var diyoruz.

Bugüne kadar canlandırmadığınız ve oynamayı çok istediğiniz bir karakter var mı?

İnsanın içinde öyle bir duygu olur. Onu da gerçekten ister miyim bilmiyorum ama mesela böyle bir soru sorulduğunda aklıma gençliğimden beri Shakespeare gelir. Oynamak ister misiniz derseniz oynamam. Çünkü bana göre bir metin değildir. Başka bir şekilde ele alındığında belki olabilir. Fakat İngiliz yazar William Shakespeare'in Othello’sunda yarattığı sinema ve tiyatro tarihinin en kötü karakterlerinden biri olan İago’yu oynasam güzel olur mu diye düşünmüşümdür hep.

Oyuncular genelde kötü karakterlerle kendi oyunculuklarını sınamak gibi bir durumları var, genel söylemleri böyle, sizce?

Normal gördüğünüz birinin içinde herkes vardır: Kötü de vardır, iyi de, sapık da. Dolayısıyla kötüyü kötü bir şekilde oynarsan zaten baştan bellidir. O zaten kötü bu, bu yapar dersiniz. Ama benim için önemli olan beklenmedik şeyleri beklenmedik kişilerin oynamasıdır. Dolayısıyla İago beni için öyle bir karakter.

Sevgili Uğur Yücel ve Haluk Bilginer’le bir dizi yapmıştık “Karanlıkta Koşanlar” diye. O dizi de ben kötü karakterdim. Esas seri katil bendim. Çok hoşuma gitmişti o rol tabi.

Sanat yaşantınızda bugüne kadar hiç keşkeleriniz oldu mu?

Sanat yaşantımda olmadı. Ama aklımda hâlâ şöyle bir soru işareti vardır: Üniversiteyi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nde okudum. Bana öğrenciyken iki teklif gelmişti. Bir tanesi Japonya’da altı yıl burs, diğeri de Yugoslavya’da Üsküp Tiyatrosu’nda bir iş: Dramaturgluk. Altı ay orada altı ay Türkiye’de sürdürülen bir iş olacaktı. Ama o zaman 68 kuşağıyız tabi ben Türkiye’den ayrılmayı hiç düşünmüyordum. İkisini de hiç düşünmeden reddettim. Şimdi aklıma zaman zaman gelir: Acaba kabul etse miydim diye. Hayat bana başka bir yol mu çizerdi yoksa başka bir ben mi olurdum o zaman bilemiyorum?

Mesela, ben üç defa konservatuar sınavına girdim, kazanamadım. Sonra tiyatro kürsüsüne girdim. Ama oyunculuk zaten devam ediyordu. Acaba ben o sınavları kazanmış olsaydım şimdiki ben mi olurdum yoksa başka bir ben mi olurdum? Ama bunlar öylesine keşkeler. Çok büyük keşkelerim yok.

Genç oyuncalara, mesleki bilgilerinizden faydalanmaları amacıyla herhangi bir kurumda eğitim veriyor musunuz? Onlara neler tavsiye edersiniz? Yeni oyuncuların öncelikleri neler olmalı?

Bu konuda bir fikrim var bunun da yayılmasını isterim. Ben hoca değilim. Bana bunu teklif ettiklerinde ben hoca değilim diyorum. Beni sohbete çağırırsanız gelirim. Ama bana tiyatro tarihi anlatır mısın veyahut da oyunculuk dersi verir misin şeklinde teklifler geliyor.

Ben oyuncuyum ama oyunculuk dersi veremem. Ben şöyle deyince şaşırıyorlar: Hepimiz Türkçe konuşuyoruz ama Türkçe öğretmeni değiliz. Öğretmen olmak için belirli bir eğitimden geçmek gerek. En azından benim oyunculuk tarafımı bir kenarda bekletip öğretmenlik işi nasıl yapılır bunu öğrenmem lazım. Dolayısıyla ben öğretmen olmadığımı söylüyorum. Ve bu teklifleri reddediyorum. Öğretmenin tekniğini bilmem lazım. Ben oyunculuğumu bırakarak böyle bir işe giremem. Ama benden yararlanmak isteyen gençlere her zaman açığım.

Tiyatro öğrencilerinin şikâyet ettiği bir durum vardır: “Ben bir tiyatroya giremiyorum” diyorlar. Atik olacaksın, gideceksin ben tiyatro öğrencisiyim diyeceksin. Bunu hiçbir tiyatrocu geri çevirmez. Benim yaşadığım tiyatroda alırlar. Seyretmek mi istiyorsun gel köşede otur seyret. Bu, böyledir. Dolayısıyla gençlerimizin biraz şartları zorlamaları lazım. Ben gençlere her zaman açığım. Gençlerle aynı sahnede olduğum zaman hem beni gençleştiriyorlar hem de sonra hepsi arkadaşım oluyor.

Değerli tiyatro sanatçısı Köksal Engür’e hepimizaileyiz.com ailesi olarak teşekkür ederiz.

Röportaj: Cansu BULDU ÇAN

Dikkat: Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, hiçbir şekilde kullanılamaz.

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR