ÇOCUK VE EDEBİYAT - ERDAL ÇAKİCİOĞLU

Sanatçılık Zıpçıktıların Ulaşamayacağı Bir Unvandır!

Hepimiz Aileyiz Kurumsal Icon hepimizaileyiz.com.tr
Yayın : 17.07.2012

Kimdir Sanatçı

Çok sevdiğim eski öğrencilerimden biri aradı geçenlerde...

Çok özlemiştim, uzun uzun söyleştik. Geçmişten, ortak anılarımızdan söz ettik. Hele bunlardan birini anımsattı bana ki, hâlâ etkisindeyim.

Kredili sistem –sık sık sahneye çıkan eğitimle ilgisi ve eğitim diye bir dertleri olmayanların masa başında karar verip uygulamaya soktukları ve bir kuşağı heba ettikleri sistem- mezunlarından o... Kredili derslerinin çoğunu benden almış ve lisenin sanat bölümünden mezun olmuş. Diplomalarını aldıkları gün, fen bilimleri bölümünü bitiren bir arkadaşıyla benimle esenleşmeye gelmişler. Çağlayan Lisesi’nin girişindeki bahçede oturup söyleşmişiz birlikte. Arkadaşının mutluluğuna karşın, o biraz burukmuş. Bunun nedeni de bitirdiği bölümün arkadaşınınkinin yanında biraz sönük kaldığını düşünmesiymiş...

Ancak benim durumu fark edip söylediğim bir söz, -kendi söylediğine göre- o anda burukluğunu sonlandırmakla kalmamış, kendisine rehber de olmuş. Ve o günden başlayarak da sanatla uğraşmaya başlamış. Şimdi de gerçek anlamda ve değerli bir sanatçı... Kendisiyle gurur duyuyorum (Bu arada, diğer öğrencim de şimdi değerli bir hekim; onunla da gurur duyuyorum. Tüm öğrencilerimle de...)

Benim daha sonra unuttuğum, öğrencimin kendisine rehber edindiğini söylediği sözüm, şu:

“Çocuklar, ikinizi de kutluyorum! Birbirinden güzel iki kardeş bölümü bitirmişsiniz. Sanat ve bilim... İkisi de aynı nedenle –toplumsallaşmanın doğurduğu ihtiyaçtan- doğmuş ve iç içe gelişmiş, birbirine esin kaynağı olmuş iki bölüm... Örneğin, Jules Verne’nin eserleri nasıl bilime esin kaynağı olmuşsa, uzayın keşfi de edebiyata ve sanatın diğer dallarına esin kaynağı olmuştur. İnsan gövdesinde yürekle beyin nasıl birbirini bütünlüyorsa, sanatla bilim de birbirini öyle bütünlüyor. İkisi de üretime ve keşfe dayalıdır. İkisinin arasında, ikisini birbirinden ayıran çok ince bir çizgi vardır. Biri duygularımızı, diğeri de düşüncelerimizi besler. Ama unutmayın, ikisi de insana, insanlığa hizmet eder. İkisinin de amacı insanı mutlu etmektir.”

Onlarla söyleşimizi anımsıyorum elbette ama bu sözümü unutmuşum...

İyi ki anımsattı bana, sevgili öğrencim. Çünkü bu sözü bugün de söylüyorum. İnanarak söylüyorum hem de...

Özellikle de mankenlerin bile –hiçbir mesleği küçümsemiyorum, yanlış anlaşılmasın- kendilerini sanatçı ilan ettikleri günümüzde, daha inanarak ve daha sıkça söylüyorum bu sözü. Meslekle sanatın ayırdında olan biri olarak, daha yüksek sesle söylüyorum: Sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur. Eğitim elbette herkesi geliştirir; ama sanat eğitimi, sadece sanatçı olanı geliştirir... Diğer eğitim alanı da iyi bir sanatsever yapar –ki toplumsal eksiklerimizin en büyüklerinden biri de budur-.

Çünkü sanat, birtakım özel yetenekleri gerektirir. O yetenekler sanatçıyı yönlendirir, üretim yapmasını sağlar.

Yani, bütün sanat dalları birbiriyle iç içedir. Sanat dallarından biriyle uğraşan, diğerlerine de yatkındır. Ama resmi resim yeteneği, şiiri yazma yeteneği, müziği müzik yeteneği olan üretir...

Çünkü sanat, gerçekten de tıpkı bilim gibi, bilinmeyen bir şeyi keşfetmeye ve onu üretmeye dayanır.

Yani, o güne dek yazılmamış bir öyküyü, romanı ya da şiiri yazmaktır sanat...

Yani, o güne dek duyulmamış bir müzik eserini güftesiyle, bestesiyle oluşturmaktır sanat...

Yani, o güne dek çizilmemiş bir resmi çizmektir sanat...

Yani, o güne dek yapılmamış bir yontuyu ortaya çıkarmaktır sanat... O güne dek çekilmemiş bir filmi çekmek; o güne dek oynanmamış bir oyunu sahnelemek; o güne dek görülmemiş bir dansı hayata geçirmek; o güne dek çekilmemiş bir fotoğrafı çekmektir sanat.

Ve işte, yalnızca bunları gerçekleştirenlere sanatçı denir... Diğerleri, ya uygulayıcıdır, sürdürücüdür ya da taklitçi.

Yani, görülmedik bir tasarım yapıp giysiyi hazırlayan sanatçı, onu podyumda sergileyen mankendir (uygulayıcıdır). O güne dek duyulmamış bir şarkının, türkünün sözlerini yazan, onu besteleyen, müziğe dönüştüren sanatçı, onu sahnede seslendiren şarkıcı, türkücüdür (yorumcudur).

Geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi, tıpkı bilim insanları gibi, sanatçılar da sıra dışı insanlardır...

Çünkü onlar, herkeste olmayan yeteneklere sahiptirler. Kendileri de bunun bilincindedirler. Ve bu bilinçle, üstünlük taslayıp şımarmaktan uzak durur; bu yeteneklerini geliştirmenin yollarını ararlar.

Çünkü onlar, baktıkları her şeyi bütün derinliğiyle görürler.

Çünkü onlar, ürettikleriyle yetinmezler; üretmeye doymazlar.

Çünkü onlar, hep değişiklik, hep yenilik peşindedirler. Yaptıklarından daha farklı bir şeyi yapmanın arayışı içindedirler.

Çünkü onlar, duygusaldırlar. İnsanı –en çok da çocukları-, insanlığı çok severler. İnsana dönük her haksızlık, insana yaşatılan her acı, onların canını da acıtır. Bu nedenle de baskının, zulmün olduğu her ülkede, bunu uygulayanların karşısındadırlar (moda sözcükle muhaliftirler).

Çünkü onlar, doğaya ve doğadaki her güzelliğe âşıktırlar. Doğa ve doğadaki her güzellik, onların esin kaynağıdır. Bu nedenle de doğaya dönük her tahribat, onların duyarlı yüreklerini kanatır, tepkilerini tetikler.

Çünkü onlar, içinde bulundukları ortama değer verirler. Ticaretle uğraşmak, varlıklı olmak gibi bir saplantıları yoktur. Mutlulukları, içinde yaşadıkları kitlelerin mutluluğuna bağlıdır. Karınlarının doyması, kimseye muhtaç olmamaları onlar için yeterlidir. Onların en büyük gıdaları, hatta onları ayakta tutan başlıca gıdaları alkışlardır.

Çünkü onlar, örnek ve önder olduklarının bilincinde hareket ederler. Kendilerini alkışlayanlara karşı sorumluluk duyarlar. Onlardan (halktan) başka kimseye borçluluk duymazlar –halk deyimiyle, kimseye gebe değildirler-. Bu nedenle de başları hep diktir. Kimsenin korumasına ihtiyaçları yoktur. Kimseye bağımlı değildirler. Kimseye veremeyecekleri bir hesapları yoktur.

Çünkü onlar, saydamdırlar. Ürettiklerinden ya da buluşlarından başka kafalarında bir şey olmadığı için, tilkiler cirit atmaz. Bu nedenle de çok yalın bir yaşamları vardır. Kimseden gizleyecekleri bir gizleri yoktur. Dürüsttürler, iki yüzlülükleri yoktur. Sözleriyle yaşamları hep uyum içindedir.

Çünkü onlar kendilerini sanata ve topluma adamışlardır. Yeteneklerini kullanarak toplumları soymazlar; onların üzerinde saltanat kurmazlar. Soyanlara aracı olmazlar. Sanat yoluyla kazandıklarını da toplum için (ya da toplumun çocukları için) harcarlar. Lüks yaşama tutkuları yoktur. Güzellikleri ürettiklerinde olduğu için, güzel görünmek diye bir dertleri de yoktur. Süse, boyanmaya, şatafata para harcamazlar; savurgan değildirler.

Çünkü onlar yalan söylemezler, kimseyi –ve kendilerini- aldatmazlar. Toplum karşısında başka bir kişiliğe bürünmez, rol yapmazlar. Buna ihtiyaçları da yoktur, zamanları da. Neyse odurlar; neyi görüyorlarsa onu söylerler.

İşte, sanatçı dediklerimiz bunlar... Dediklerimiz, dediğim değil. Sanatın da sanatçının da tanımını ben uydurmadım. Binlerce yıldan beridir böyle tanımlanır sanat ve sanatçı... Tüm dünya da bunu böyle bilir.

Öyleyse, sanatçı olmak öyle kolay bir iş değil...

Hele kendini “sanatçı” diye niteleyen –ya da yutturan cambazların- birtakım zıpçıktıların, hiç ulaşamayacakları bir unvandır, sanatçılık. Uçak firmalarına, bankalara, insanları aldatan çeşitli yiyecek içecek tekellerine reklam pozları verip ardından da yakamıza bilmem hangi ülke temsilcisinin kim bilir –aslında koyunlar dışında herkes bilir- hangi nedenle nişan takmasıyla sanatçı olunmadığını bilmek zorundayız. Çıkarlarımız uğruna, haksız olduğunu bildiğimiz hâlde güçlüden yana tavır alıyorsak, yeteneğimizi o güçlüyü övmek, yüceltmek adına kullanıyorsak, sahibinin sesine dönüşmüşsek; hatta haksızlıklara karşı sessiz kalıyorsak sanatçı olamayacağımızı bilmek zorundayız.

Eh, artık bize düşen de yukarıda sıralanan özellikleri kendimizde bulup bulamadığımızı görmektir. Görmek ve ona göre kendimizi tanımlamaktır... Ya da bir sanatçımızın dediği gibi, “Ben sanatçı değilim.” diyerek bir kıyıya çekilip sözü tarihe bırakmaktır.

Konular :